Telefonlarımızdaki harita uygulamasının bizi ara sokaklara sokup 5 dakika kazandırmasına ya da Spotify’ın tam ruh halimize uygun bir şarkı çalmasına artık şaşırmıyoruz. Yapay zekâ dedikleri şey hayatımıza öyle sessizce sızdı ki, bir zamanlar bilim kurgu filmlerinde fütüristik panellerle anlatılan o büyük teknoloji, bugün sadece işe yetişmeye çalışırken veya bir e-posta taslağını toparlarken kullandığımız sıradan bir araca dönüştü.
İşin aslı, bu araçlar bizi mucizevi bir geleceğe taşımaktan ziyade gündelik rutinlerimizi yeniden tarif ediyor. Bir öğrenci artık takıldığı bir matematik problemini çözdürmek için özel ders öğretmeni aramak yerine ekranın karşısına geçip adımları tek tek sorabiliyor. Benzer şekilde, eskiden ajanslara yüz binlerce lira bütçe ayıramadığı için yerinde sayan küçük bir işletme, bugün birkaç yapay zekâ servisiyle görsel tasarımını da hallediyor, metinlerini de yazdırıyor. Sağlık tarafında bile devrim tam olarak burada: Hekimlerin yerini robotların almasından ziyade, yüzlerce röntgen filmini saatler yerine dakikalar içinde tarayıp doktorun önüne koyan bir hızdan bahsediyoruz.
Fakat madalyonun diğer yüzü o kadar pürüzsüz değil. Gün boyu her metni, her e-postayı veya her analiz tablosunu bir modele ürettirdikçe, insanın kendi düşünme ve sorun çözme kasları kaçınılmaz olarak tembelleşiyor. Üstelik bu sistemlerin sunduğu her bilginin doğru olduğunu varsaymak gibi tehlikeli bir konfor alanına giriyoruz; oysa çoğu zaman gerçeğe çok yakın ama tamamen uydurma şeyleri büyük bir özgüvenle önümüze koyabiliyorlar.
Bugün yapay zekâyı hayatın sonunu getirecek bir tehdit gibi görüp paniklemek de, her derde deva kusursuz bir zekâ sanıp teslim olmak da aynı derecede yanıltıcı. Yapay zekâ nihayetinde ona ne verirsek onu yansıtan devasa bir istatistik makinesi. Asıl mesele teknolojinin nereye evrileceğinden çok, bizim düşünmeyi, sorgulamayı ve nihai kararı verme yetkisini ne kadar ucuza devretmeye hevesli olduğumuz.